Seferihisar Baltalı Çiftliği Ziyaretimiz

IMG_4734

20 Kasım 2015 tarihinde Funda Özer Baltalı’nın daveti ile İzmir Seferihisar’da bulunan Baltalı Çiftliği’ni Alerjik Anneler olarak ziyaret ettik. Funda Hanım ile daha önce yaptığım söyleyişi esnasında gelişen bu davet bizleri çok sevindirdi. Keza çiftliğe sadece özel durumlarda ve kıstılı sayıda kişi alındığını biliyoruz. Ancak tesiste üretilen ürünlerin Alerjik Çocuklar için önemi söz konusu olunca Funda Hanım tesisi kendimizin gezip görmesini ve diğer alerjik çocuk sahibi ailelere de aktarmamızı istedi. Kendisine şeffaflıktan yana tutumundan dolayı tekrar teşekkür ediyor ve ülkemizde işini dürüstlükle yapan özellikle kadın girişimcilerimizin artmasını umut ediyorum.

Ayrıca bu gezi esnasında bana eşlik eden Alerji ile Yaşam Platformu üyelerimizden Ayşegül Avcı Toktaş, Gamze Çalışkan, Tuğba Mete ve Ümran Aydın Heybeli’ye de çok teşekkür ederim.

Gezimize öncelikle ana binadan başlayarak keçilerin ağılı, sağım tesisi ve süt/peynir/yoğurt üretim tesislerini gezerek devam ettik. Tesisin her noktasında hijyen koşullarına çok dikkat edildiği için tesis kapısında ayaklarımızı kireç havuzuna sokup dize kadar uzanan kalın galoşları kullandık. Bu gezi esnasında Funda Hanım’dan keçilerin yaşantısı, beslenmesi, süt üretimi ile ilgili değerli bilgiler edindik. Bu bilgileri sizlere eksiksiz olarak aktarabilmek adına kısa video çekimleri yaptım. Aşağıda konularına göre ayrılmış videoları izleyerek sizler de tesisin her köşesini bizzat görebilirsiniz.

Bölüm 1: Tesiste neden silek ilacı dahil hiç bir kimyasal ilaç kullanılmıyor? Sinekler doğal yöntemlerle nasıl yakalanıyor?

Bölüm 2: Keçilerin içme suyu nasıl denetleniyor?

Bölüm 3: Yıl boyunca süt elde etmek için kontrollü çiftleşme ve yavrulama nasıl sağlanıyor? Süt üretimini arttırmak için hayvanlara hormon veriliyor mu?

Bölüm 4: Süt sağımı otomatik olarak nasıl gerçekleştiriliyor?

Bölüm 5: Sağılan sütler ana tesise nasıl taşınıyor?

Bölüm 6: Tesis nasıl kuruldu ve neden keçi sayısı 1000 üzerine çıkmıyor?

Bölüm 7: Hayvanlar hangi yem ile besleniyor?

Bölüm 8: Keçilerde kontrollü yavrulama nasıl sağlanıyor?

Bölüm 9: Doğum sonrası anne keçi nasıl bir bakımdan geçiyor?

Bölüm 10: Hayvanlar hangi boya ile, neden boyanıyor?

Bölüm 11: Yavrular kolostrum(ağız sütü) alıyor mu, kolostrum süt üretimine karıştırılıyor mu?

Bölüm 12: Hayvanların dolaşma alanı yeterli mi? D vitamininden yararlanmaları için güneşte dolaşıyorlar mı?

Bölüm 13: Ana üretim tesisine nasıl giriş yapılıyor?

Bölüm 14: Pastörize işlemi nasıl uygulanıyor?

Bölüm 15: Penir/yoğurt üretimi nasıl yapılıyor?

Ayşegül Avcı Toktaş

Çiftlikte keciden başka hayvan yok. Onların doğal hayattaki koşullarına uygun olarak yaşamaları için çaba sarfediliyor.Yemler bile içinde herhangi bir zararlı madde olup olmadığı ile ilgili analizden geçiyor. Beni en çok etkileyen de herhangi bir nedenle ilaç verilmesi gereken hayvanın kulağından cipte bu bilgi kayıtlı olduğundan yanlışlıkla bu hayvan Sağım makinesine gelse dahi makinenin onu sağlamaması oldu. Tesiste teknoloji çok iyi kullanılmış. Süt şişeleri kapaklarına varıncaya kadar steril ediliyor. Funda Hanım’ın şu son dediği çok etkileyiciydi: Kendi kızıma yedirmeyeceğim hiçbir ürünü satmam. Biz çiftliği , Funda Hanımı, diğer çalışanları ve keçileri çok sevdik . Gönül rahatlığıyla çocuğuma yediriyorum ürünlerini . Baltalı markası olmasaydı ne yapardım bilemiyorum. Misafirperverliği, içtenliği için Funda Hanım’a ve çalışanlarına teşekkür ediyorum. Yolunuz açık olsun.

Gamze Çalışkan

Hayatınızda bir an bile keçi olmak istediniz mi? Funda Hanım’ın çiftliğini görmeden önce ben de hiç istemezdim muhtemelen, hatta böyle bir fikir bile saçma gelirdi. Ama o muhteşem çiftlik hayatı yeniden sorgulatıyor insana… Muhteşem derken nicel bir muhteşemlik değil bu, olabildiğine nitel. Keçilerin psikolojisinin bile hesaba katıldığı muhteşemlik. Her şey hijyenik, herkes sorumluluğun bilincinde ve fazlasıyla müşteri memnuniyeti odaklı bir çiftlik. Bir ev ortamı kadar sıcak, çok uluslu bir şirket kadar profesyonel. Her anne zamanı geldiğinde çocuklarına gözü kapalı bu çiftliğin ürünlerinden tattırabilir çünkü bu çiftlikte mutfaktaki aşçı sizsiniz…

Tuğba Mete

Baltalı çiftliğine girerken ilk olarak ayakkabılarımızı kirece basarak girdik. Yani içeri girerken bile hijyene önem veren bir çiftlikle karşılaştım. Güler yüzlü ve sıcak kanlı insanlar karşıladı bizi, açıkçası bu kadar ilgiyi beklemiyodum. İçerde Funda Hanım gayet sıcak karşıladı bizi, biraz hoş sohbetin ardından çizmelerimizi giyip çiftliği gezmeye başladık. Sağlık ve hijyen açısından her şey düşünülmüş.
Çiftlikte keçi ağıllarını gezdikten sonra sütler cam şişelere doldurulurken cam pencere arkasından izledik. Cam şişelerin kapaklarının bile öncesinde yıkanıp sonra şişelere kapatıldığını belirtti Funda Hanım. Çalışanların evinde hayvan beslemesinin yasak olduğunu da söyledi brusella hastalığı yayılmasın diye. Mesala ürünlerin yapıldığı yerde biz lavaboyu kullanamadık çünkü sadece çalışanların kullanılmasına izin veriliyor ve çalışanlar lavaboya girip çıktıktan sonra tüm kıyafetlerini değiştirdiklerini de belirtti Funda Hanım. Her defasında mı soruma “evet her defasında” dedi. Çiftlikte sinek ilacı bile kullanılmıyor. Her tarafa şekerli su konulmuş sinekler için, ayrıca fareler için de özel kutular var onlarda kesinlikle kimyasal değil. A dan Z ye her şeyin düşünüldüğü bir çiftlik. Bu kadarını beklemiyordum açıkçası . Mesela tereyağın kağıt kabının değiştirilmesi talebimize Funda Hanım, plastik ürün kullanmam dedi. “Ben kızımın kullanmasını istemediğim ürünleri başka çocukların kullanmasını da istemem, vicdanım buna izin vermez.” diye de ekledi.
Anlat anlat bitmez çiftlik gezimiz. Özlem Hanım’a böyle bir organizasyon ayarladığı için çok teşekkür ederim, keşke sizlerinde görme imkanı olsaydı. Benim kızım henüz keçi sütü içemiyor ancak içiren anneler gönül rahatlığı ile kullanabilirsiniz.

Ümran Aydın Heybeli

Baltalı ürünleri gerçekten kusursuz, %100 keçi ve çiftlikte hersey düşünülmüş. Sterilizasyon ve hayvanların beslenme şekli çok önemli, hayvanların beslenmesi için özel meralar ekilip biçiliyor ve kontrolden geçtikten sonra çiftliğe getiriliyor ve her sağımdan önce meme bakımı yapılıyor, üç ayda bir hayvanların rutin kan tetkiklerine bakılıyor. İnanılmaz bir disiplin ve iş aşkı ile yapılıyor, hayran kaldım.

Alerji ile Yaşam Platformu üyeleri adına, başta Funda Özer Baltalı olmak üzere tüm Baltalı Çiftliği çalışanlarına misafirperverlikleri için teşekkür ederiz. Daha çok alerjik çocuğun keçi sütü ürünlerini tolere ederek bu sağlıklı gıdalardan faydalanmalarını temenni ediyoruz. Öğle yemeğinde bizlere servis edilen keçi yoğurdu, kefiri ve keçi sütü ile yapılan bademli muhallebiyi tüm annelerimizin denemesini tavsiye ederiz.

IMG_4735

Reklamlar

Funda Özer Baltalı ile Söyleşi

Baltalı

26 Ekim Pazartesi günü Baltalı Çiftliği’nin sahibi Funda Özer Baltalı le bir araya geldik. Funda Özer Baltalı tarafından, 2009 yılında İzmir Seferihisar Düzce köyünde kurulan Baltalı Çiftliği tamamen Saanen cins keçilerden oluşmakta. Bu keçilerden sağılan sütlerin işlenmesi için yine 2010 yılında tesise eklenen mandıra günde 10 ton süt işleme kapasitesine sahip. Yüksek süt verimi olan, 365 gün sağım yapılabilen cins keçilerden oluşan Baltalı Çiftliği, bugün Avrupa’nın en büyük ve modern keçi çiftliklerinden biri olarak gösteriliyor.

%100 keçi sütü ve keçi sütü ürünleri üreten Baltalı Çiftliği, inek sütü alerjisi olup keçi sütünü tolere edebilen alerjik çocuklar için büyük önem taşıyor. Ben de Alerji ile Yaşam Platformu olarak kafamızdaki tüm sorularımızı bizzat Funda Özer Baltalı’ya yönlendirdim ve kendisinden aşağıdaki detaylı yanıtları aldım.

AA: Baltalı Çiftliği’nde keçi hariç herhangi bir hayvan besleniyor mu?

FB: Hayır, tesiste sadece keçi besliyoruz. Herhangi bir bulaşıcı hastalık riskine karşı çiftlikte tavuk, kedi, köpek gibi hayvanlar dahi bulunmuyor. Dışarıdan giren sokak hayvanlarını canlarını incitmeden tesisten uzaklaştırıyoruz.

AA: Baltalı ürünleri sadece kendi çiftliğindeki keçilerin sütünden mi üretiliyor?

FB: Hem kendi çiftliğimizdeki keçilerin sütünü hem de anlaşmalı olduğumuz, sıkı denetim uyguladığımız çiftliklerden topladığımız sütleri kullanıyoruz. Bu çiftliklerde de herhangi bir süt bulaşması olmaması açısından inek beslenmiyor. Hatta herhangi bir diğer cins hayvan beslenmemesi kuralı koyuyoruz.

AA: Bu çiftliklerin denetimi nasıl yapılıyor?

FB: Her gün bu çiftliklerden süt toplamaya giden ekibimiz önce yurtdışından temin ettiğimiz bir hızlı kit sayesinde sütleri denetliyor. İlk testten geçen sütler araçlara bindirilip tesise getiriliyor. Herhangi bir ihtimale karşı burada ikinci bir test uygulanıyor ve ikinci test sonucu da güvenilir çıkarsa sütler tesise sokulabiliyor. Bu testlerde antibiyotik, koyun ve inek sütünü ayırt etme, pH kontrolü yapılıyor. Süt topladığımız çiftliklerle yaptığımız sözleşme gereği testler güvenilir çıkmazsa sütü teslim almıyoruz ve o çiftliğe tek bir hak daha veriyoruz. İkinci kez sütü testten geçemeyen çiftlik ile sözleşmemizi feshediyoruz. Şüphe duyduğumuz sonuçlar için de süt örneğini Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne gönderip kontrol ettiriyoruz.

AA: Keçiler yıl boyunca ne ile besleniyorlar?

FB: Yıl boyunca yonca, saman ve kaba yem tabir edilen şekilde besleniyorlar. Yoncayı temin ettiğimiz belli başlı güvenilir çiftçiler var. Yonca ile beraber flake adı verilen pancar-yulaf-fesleğen-kekik karışımı da tüketiyorlar. Zaten doğada serbest gezen keçiler de bu tip bir beslenme şekline sahip.

AA: Keçiler serbest olarak gezip güneş ışınlarından yararlanıyor mu?

FB: Keçilerin serbest dolaşması için çiftlikte sınırlı bir alan kullanıyoruz. Aksi takdirde keçiler kontrolsüz bir bölgede yememeleri gereken bir şeyi yiyerek hastalık kapabilir ve süt kalitesi bozulabilir.

AA: Keçilere herhangi bir aşamada antibiyotik tedavisi uygulanıyor mu?

FB: Biz keçilere herhangi bir hastalık söz konusu olmadıkça antibiyotik vermiyoruz. Topladığımız sütleri de antibiyotik kontrolünden geçirmeden tesise kabul etmiyoruz. Eğer bir hayvan hastalık nedeni ile antibiyotik tedavisi görecekse önce tecrit ediyoruz, tedavi sonrası da yasal zorunluluk süresi olan 30 gün geçse dahi sütü antibiyotikten arınana kadar üretime eklemiyoruz. Çünkü kendi yaptığımız testlerde bu sürenin 92 günü bile bulabileceğini tespit ettik. Keçilerin herhangi bir kimyasala maruz kalmaması için tesisimizde yazın sinek ilacı dahi kullanmıyoruz.

AA: UHT süt için Dimes’in tesislerini kullanıyorsunuz. Peki Dimes kendisi inek sütü üretiyor. Bu sütlerde bulaşma ihtimali söz konusu olabilir mi?

FB: Dimes ile anlaşmamız gereği kendi keçi sütümüz tesise girmeden önce UHT cihazı çok sıcak buhar ile iki kez dezenfekte ediliyor. Aksi takdirde hem süt bulaşması hem de bakteri üremesi söz konusu olabilir. Yine üretimin başından ve sonundan numuneler alınarak analiz yapılıyor.

AA: Sizce anneler çiftçilerden temin ettikleri çiğ sütü mü, homojenize edilmiş cam şişelerdeki günlük sütü mü yoksa tetrapak kutularda satılan UHT sütü mü tercih etmeli?

FB: Ülkemizde maalesef kontrolsüz çiğ süt satımı yapılıyor. Bu sütlere baktığımızda hem Brusella gibi bulaşıcı hastalıklar hem de hayvana verilen yem/ilaç konusunda riskler var. Mesela biz süt topladığımız çiftliklerde sıkı denetim uyguluyoruz. Diyelim ki sütte antibiyotik tespit ettik ve bu sütü kabul etmedik, çiftçi o sütü dökmüyor ve başka kanallar aracılığı ile satıyor olabilir. Bu nedenle her zaman denetimden geçtiğine emin olduğumuz sütleri tercih etmeliyiz. Daha doğal olsun diye çiftliklerden temin edeceğiniz süt hangi hayvanlardan sağılıyor, bu hayvanlar ne ile besleniyor mesela yol kenarında üzerine egzoz dumanı yapışmış otlarla mı besleniyor emin olmanız mümkün değil.

Öte yandan cam şişedeki günlük sütler ile UHT tekniği ile kutulanmış sütler arasında besin değeri açısından fark var. Bu nedenle birinci öncelik cam şişedeki günlük sütler olmalıdır, bulunamadığı takdirde UHT sütler tercih edilebilir.

AA: Keçilerin belli bir çiftleşme ve yavrulama süresi oluyor. Bu süre dışında süt üretimi nasıl kesintisiz olarak sağlanabiliyor?

FB: Bizim tesisimizde erkek keçi Tekeler dişilerden ayrı bir bölümde tutuluyor. Süt ihtiyacına göre tekeler dişilerle buluşturulup kontrollü çiftleşme ve yavrulama sağlanıyor. Doğada tekeler dağa tırmanıp dişilerden uzaklaştığı için çiftleşme zamanı daha kısıtlı oluyor. Çiftlik koşullarında bu süreci hayvanların doğal yaşantısını bozmadan kontrollü olarak sağlayabiliyoruz. Bir dişi keçi 24 ay süt verebiliyor. Kışın süt azalması yaşanabiliyor, mesela peynirlerimizi kış aylarından ziyade yaz aylarında üretiyoruz.

AA: Beyaz peynir bazen yumuşak, bazense sert oluyor. Tuzunun çıkması için suda beklettiğimizde yumuşak kıvamdaki peynir iyice dağılabiliyor. Bunun nedeni nedir?

FB: Öncelikle peynirlerimizde koruyucu katkı maddesi kullanmıyoruz. Bu nedenle tuzu koruyucu olarak ekliyoruz. Dediğiniz gibi anneler bir gece önceden peyniri suda bekletip tuzunun azalmasını sağlayabilir. Peynirin yumuşak veya sert olmasının nedeni ise tamamen eski usul elle yapımı tercih etmemizden. Mayalanan peynir Fransa’dan gelen özel paslanmaz çelik kalıplara elle bastırılıyor. Bu işlem esnasında her bir çalışanın eşit kuvvet uygulaması, her kalıptan suyun eşit miktar süzülmesi mümkün değil. Bu nedenle tamamen doğal yolla üretim yaptığımız için partiler arası farklılıklar oluşabiliyor.

AA: Cam şişedeki sütlerin dibinde bazen çökelti ile karşılaşıyoruz. Bunun nedeni nedir?

FB: Bunun nedeni keçi sütünün içindeki yağın mevsimsel olarak değişiklik göstermesidir. Bu bir bozulma belirtisi değildir. Ayrıca tüm pastörize sütler tekrar kaynatılınca kesilme gözlenebilir.

AA: Peki sütün bozulduğunu nasıl anlayabiliriz?

FB: Keçi sütü bozulduğunda kokusu çok ağırlaşır. Zaten kullanıcı ağır kokuyu mutlaka hissedecektir.

AA: Keçi tereyağında da ağır bir koku olduğunu düşünen anneler mevcut. Bu kokunun nedeni keçi sütünün karakteristik özelliğinden mi kaynaklanmaktadır?

FB: Aslında bizim beslediğimiz keçilerin sütü ve bu sütten elde edilen ürünler çok ağır kokmaz. Hatta ağır kokmadığı için %100 keçi sütü kullanmadığımıza inananlar da oldu. Özelikle Halep keçilerinin sütü daha yağlı ve ağır olur. Süt temin ettiğimiz tek bir çiftlikte Halep keçisi bulunuyor ancak önümüzdeki sezon Halep keçisi sütü kullanmamayı düşünüyoruz.

AA: Organik süt üretmeyi düşünüyor musunuz?

FB: Organik süt üretmek dediğinizde bu maalesef günümüz koşullarında gerçekleştirmesi oldukça güç bir durum. Çünkü hayvanın yediği yoncanın ekildiği tarlanın tüm yan tarlaları dahi belli bir süre boyunca sadece organik tarım yapıyor olmalı. Öte yandan yoncayı organik olarak ekip yetiştirsek dahi üzerine yağan yağmurun asit oranı dahi çok önemli. Birçok üretici kolay yollardan organik sertifika temin edebiliyor ancak biz inanmadığımız bir şeyi sadece belge alarak yapıyormuşuz gibi göstermek istemiyoruz. Hayvanlarımızı güvenilir yemle besleyip üretimin her aşamasında sıkı kontrol uyguluyoruz.

AA: Laktozsuz keçi sütü üretmeyi düşünüyor musunuz?

FB: Keçi sütünün laktoz oranı zaten inek sütüne oranla çok daha düşük. Bu nedenle inek sütündeki laktozu tolere edemeyen kişiler keçi sütünü tolere edebiliyor. Bu nedenle laktozsuz keçi sütü üretmeye ihtiyaç duymuyoruz.

AA: Baltalı kolay yoğurdu mayalamakta güçlük çeken annelerimiz var. %100 keçi yoğurdu üretmeyi düşünüyor musunuz?

FB: Evet keçi yoğurdu üretmeyi düşünüyoruz ancak keçi yoğurdu taşıma esnasında sallandıkça sulanır. Bu yoğurt nihai kullanıcıya ulaşana kadar ayran kıvamına gelebilir. Yoğurdu katılaştırmak için içine herhangi bir katkı maddesi eklemek de istemiyoruz. Bu nedenle kese yoğurdu kıvamında bir yoğurt üretmeyi düşünüyoruz. Böylece tüketici yoğurdu kendisi sulandırarak dilediği kıvamda tüketebilecek.

AA: Çocuklar için minik paketlerde yoğurt üretimi yapmayı da planlıyor musunuz?

FB: Evet böyle bir proje de planlarımız içerisinde mevcut. Aç/bitir tarzında. Hatta daha önce okul kantinlerine keçi sütü satılması konusunda da girişimlerimiz olmuştu. Talepte bulunan okul kantinlerine keçi sütü ve süt ürünlerimizden kendimiz gönderi yapabiliriz.

AA: Peki meyveli yoğurt hakkında ne düşünüyorsunuz?

FB: Meyveli yoğurt üretmeyi de düşündük ancak bugün piyasada meyveli yoğurt diye satılan ürünlerde meyve değil suni aromalar kullanılıyor. Suni bir aroma kullanmayı tercih etmiyoruz. Gerçek meyve eklenmesi taraftarıyız. Bu durumda meyvenin oksitlenip kararma ihtimali var. Yurt dışında satılan bir muz püresi mevcut ancak içeriğini iyice incelemeden böyle bir üretime girmemiz söz konusu değil. Daha önce çikolatalı süt üretmiştik, içindeki çikolata marine edilmiş gerçek çikolataydı. Talep geldiği müddetçe tekrar üretim gerçekleştirebiliriz.

AA: Yaz ayları için keçi dondurması üretmeyi düşünüyor musunuz?

FB: Keçi dondurmasının hem nakliye zorluğu hem de sadece 21 günlük raf ömrü olması nedeni ile ancak çok kısıtlı miktarda üretebiliriz.

AA: Daha önceki röportajlarınızdan keçi maması yapmak gibi bir planınız olduğunu biliyorum. Bu projeniz ile ilgili gelişmeler nelerdir?

FB: Evet doğal bir yöntemle keçi sütü tozu üretmeyi planlıyoruz. Bu yöntemde keçi sütü çok sıcak bir plakaya püskürtülerek yüksek ısıda kurutulup toz haline dönüştürülüyor. Bu süt tozu da sulandırılarak ya da sıvı gıdalara karıştırılarak kullanılabiliyor. Bu proje üzerinde çalışmalarımız devam ediyor.

AA: Süt ve süt ürünlerinin özellikle yaz aylarında soğuk zincirde taşınması çok önemli. Bu konuda nelere dikkat ediyorsunuz?

FB: Teslimat yaptığımız her noktaya ürünlerimiz kuru buz ve köpüklü muhafaza ile taşınıyor. Ancak satış noktasında da soğuk zincirin korunması çok önemli. Şu an İstanbul, Ankara ve Bursa illeri için Tazedirekt üzerinden online satışlarımız başladı. Kendi online satış sitemizi de en kısa sürede aktif hale getirip Türkiye’nin her yerindeki kullanıcılara ulaşmayı hedefliyoruz.

AA: Biz Alerjik Annelere zaman ayırıp sorularımızı içtenlikle cevapladığınız için teşekkür ederiz.

FB: Alerjik çocuklar için bizim ürünlerimizin önemini çok iyi biliyoruz, bu nedenle hem ürün kalitemiz konusunda taviz vermiyor hem de ürün gamımızı zenginleştirmek için yeni projeler üzerinde çalışıyoruz. Çocuklarımızın sağlıklı büyümesi bizlerin de her zaman önceliği olacaktır.

1ef2fc7

Legoland Discovery Center Ziyaretimiz

11264862_975619769144945_1454425404_nDün, 28 Temmuz, Efe’nin 5.yaş günüydü… Malum nedenlerden dolayı doğum gününü kutlamama kararı almıştık. Zaten okulda erken bir kutlama yapmıştık ancak Efe’nin yiyemediği bir pastayı üfleyip kesmesi içimize hiç sinmemişti. Doğum gününde ne yapsak da onu mutlu edebilsek diye düşünürken Gezimanya’nın daveti ile İstanbul’da açılacak olan Legoland Discovery Center tanıtım gezisine katılma fırsatımız oldu. Efe’nin her geçen gün artan Lego tutkusu nedeniyle bunun eşsiz bir deneyim olacağından hiç şüphemiz yoktu.

Peki Legoland bir yana siz dünyada milyonlarca çocuğun en sevdiği oyuncak olan Lego’nun gerçek hikayesini duymuş muydunuz? 1932 yılında Danimarkalı marangoz Ole, mobilya işinde iflas ederek elindeki son parayla oyuncak işine girmeye karar veriyor. 1934 yılında şirketine Leg godt (Play well= İyi oyna) kelimesinden türeyen Lego ismini koyuyor. Defalarca iflas, yangın ve İkinci Dünya Savaşını yaşamasına rağmen her seferinde sabırla yeniden başlayarak hayalinin peşinden gidiyor. Babadan oğula geçen bu tutku en sonunda bugünkü başarısına kavuşuyor. Satın aldıkları lego parçaları ile neler yapabileceklerini müşterilerine göstermek isteyen şirket, 1968 yılında ilk Legoland’i Danimarka’da kuruyor. Bugün dünyada Legoland Tema Parklarının yanı sıra kapalı alanda faaliyet gösteren 13 tane Legoland Discovery Center mevcut. 30 Temmuz 2015, saat 15:00 itibari ile Bayrampaşa Forum İstanbul içinde açılacak olan Legoland Discovery Center İstanbul ise Orta Doğu’da açılan ilk Legoland olma özelliğini taşıyor.

imageLegoland Discovery Center İstanbul, 2 kat üzerinde faaliyet gösteriyor ve temalara göre ayrılmış bölümlerden oluşuyor. İlk girişte 4D (4 boyutlu) sinema salonunda enteresan bir deneyime sahip oluyorsunuz. Keza animasyon film esnasında filmdeki sahnelere göre üzerinize hava, su, hatta kar püskürtülüyor. Yaz ayları için oldukça serinletici bir uygulama olmasına karşın kışın nasıl uygulanır bilemedim keza epey ıslanıyorsunuz. Bazı minik çocuklara bu efektler ve filmde yer alan canavar ürkütücü gelebilir. Hazırlıklı olmakta fayda var, eğer endişeniz varsa çıkışa yakın bir yere oturmanızı tavsiye ederim. Ardından temsili Lego fabrikasında çocuklar kendi üretimlerini simülasyon olarak yapıyorlar. Krallık Macerası Lazer Oyununda ise raylar üzerinde ilerleyen araçlarla bir nevi korku tüneli içinde hareket ediyor ve karşınıza çıkan trollere lazer tabancanızla ateş ederek yenmeye çalışıyorsunuz. Hani ateş etmek fikri kulağa pek hoş gelmese de amaç Prensesi bu kötü trollerin elinden kurtarmak.

image

Legoland’ın en nefes kesici bölümlerinden biri olan Miniland’de ise Galata Kulesi, Aya Sofya, Yerebatan Sarnıcı, Sultanahmet Camisi, Boğaziçi Köprüsü ile İstanbul’un ve Dünya’nın simge haline gelmiş ünlü pek çok yapısını keşfedebilirsiniz.

image

Efe’nin en favori bölümü olan Lego Yarışçıları kısmında ise kendi aracınızı tasarlayıp inşa edip özel rampalarda test sürüşü yapabiliyorsunuz. Zaten Legoland’in her köşesinde içi rengarenk Lego blokları dolu havuzlar mevcut. Bu nedenle 3 yaş altı çocukları kesinlikle gözetimsiz bırakmamak gerekli, parçalar oldukça küçük.

image

Merlin’in Çırağı bölümünde bir çeşit dönenceye biniyor ve aracınızı yukarı yükseltmek için pedalları çeviriyorsunuz. Tabi küçük bir çok çocuğun ayakları pedallara yetişmediği için iş yetişkinlerin başına düşüyor. Master Model Builder kısmında ise basit lego inşa etme teknikleri gösteriliyor ve inşa ettiğiniz ürünü dilerseniz paketleyip çıkışta satın alabiliyorsunuz. Üst katta yer alan Duplo Kasabasında ise daha küçük yaştaki çocukların daha rahat oynayabileceği Lego parçalarının 2 katı büyüklüğündeki Duplo parçalar mevcut. Yine aynı kattaki Olivia’nın Evi çok eğlenceli. Mutfakta lego parçaları ile yemek hazırlayabilir, salon kısmında ise Karaoke partisi yapılabilirsiniz. Efe bile kendi isteği ile mikrofona şarkı söyleyince şaşırmadık değil 🙂

Üst katın diğer ucunda Maceralı ağaç ev, Doğumgünü partileri için ayrılan özel bölümler ve Kafeterya mevcut. Kafe’deki Besin Alerjisi Uyarısı kalbimi fethetti ama daha görünür bir yere koyulsa daha iyi olabilirdi. Kafe henüz faaliyete geçmediği için tam anlamı ile sunulan yiyecekleri bilemiyoruz ancak dengeli beslenme adına daha az kalorili ve yağ oranı düşük seçenekler sunmayı hedefliyorlar. Menüde sandviçin yanında patates cipsi olmasına karşın dilerseniz bunun yerine meyve alabiliyorsunuz. Yine de algıda seçicilik adına menüye “Meyve veya Patates Cipsi” diye yazılsa daha iyi olabilirmiş. Arka bölümde yiyecek ısıtmak için yerleştirilmiş bir mikrodalga fırın mevcut. Biri bebek iki çocuğu olan aileler de düşünülürse, mama hazırlamak için bu alana su ısıtıcısı da eklenebilir kanaatindeyim.

image
Son olarak çıkışta yer alan Lego Mağazası takdir edersiniz ki yetişkinlerin es geçip çocuklarınsa kamp kurmak istediği bir alan. Mağaza büyük, çeşit bol, özellikle 12 yaş üstü için her yerde bulunmayan Technic ve Architecture serilerini raflarda görmek çok güzel. Gram ile lego bloklarının satışı da dahice! Dilediğiniz şekil ve renk blokları torbalara doldurup kasada tarttırabiliyorsunuz. Minimum 100 gr alabiliyorsunuz, maksimum sınır yok!!! Yine de çeşit arttırılsın isteriz, keza pencere çerçevesi vardı ama camı yoktu mesela… Mağazadaki en büyük sorun ise paketlerin koyulduğu kağıt torbalar, bu torbalar kutuları taşıyamayıp hemen patlıyor veya sapı kopuyor, yerine geri dönüşümlü plastik poşet kullanılması çok daha kullanışlı olur. Legoland içinde çalışan tüm çalışanlar ise genç, dinamik ve güler yüzlü…

shop-inside

Özetle, Legoland Discovery Center İstanbul, lego yapmaktan keyif alan çocuk ve yetişkinler için zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyeceğiniz eğlenceli bir mekan. Hijyen koşullarına dikkat etmek önemli, keza lego havuzlarındaki bloklar yıl içinde binlerce çocuğun elinden geçecek. Eğer temas ile alerjik reaksiyon gösteren bir çocuğunuz varsa çok dikkatli olmanızı öneririm keza içeri girmeden önce çikolata yiyip ellerini yıkamamış bir çocuk olabilir, bunu asla bilemezsiniz…

Efe’nin bu zor günlerinde vaktini yaratıcı bir faaliyetle geçirmesine vesile olan sevgili marangoz Ole, eminim bundan 83 yıl önce bu kadar çocuğun evine ve kalbine ulaşabileceğini ummamıştın ama oldu… İyi ki pes etmedin, iyi ki mücadeleyi bırakmadın, oğluma anlatacağım sabır ve özveri dolu bir başarı hikayesi oldun! İyi ki varsın Lego!

Detaylı bilgi, giriş ücretleri, online bilet ve yıllık abonelik için bu linki tıklayabilirsiniz.

IBS Anne Bebek Çocuk Fuarı’ndan İzlenimler

image

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen IBS Anne Bebek Çocuk Fuarı, 12-14 Aralık 2014 tarihlerinde İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleşti. Fuarın temel amacı anne, bebek, çocuk sektöründe faaliyet gösteren firmaları ailelerle buluşturmak, ücretsiz etkinliklerle hem ebeveynleri bilgilendirmek hem de çocukları eğlendirmek.

Ben de fuara ilk kez bu yıl katıldım. Keza bir anne olarak blog yazmaya başlayınca, ister istemez algılarınızı sürekli açık tutmak ve etrafınızda neler olup bitiyor görmek, bilmek ve duyurmak gibi bir misyonunuz oluyor. Fuara özellikle gitmek istememin nedeni ise sektörün biz alerjik çcoukları ve ailelerini ne kadar dikkate aldığını gözlemlemekti. Yani varlığımızdan haberdar mıydılar, haberdar iseler bizim için neler yapıyorlardı?

Doğruyu söylemek gerekirse bir kaç firma dışında alerjik çocukları düşünen ve onlara yönelik ürünler geliştiren, sunabilen firma yoktu. Belki bu hala sesimizi çok gür duyuramadığımızdan, belki hala firmaların hedef kitlesinde çok küçük bir paya sahip olduğumuzdan, yani hala azınlık sayıldığımızdan… Fuara ancak seneye de katılabilirsem daha net bir karşılaştırma yapıp artan alerjik çocuk sayısının ne kadar göze çarptığı ve dikkate alındığını tespit edebileceğim.

Genel olarak değerlendirmek gerekirse fuara bir çok bebek-çocuk tekstil, kozmetik, oyuncak, gıda firması katılmaktaydı. Aynı zamanda aktivite merkezleri, blogger/eğitimci anneler, eğitim ve sağlık kurumları da yer aldı. Ziyaretçi profili gördüğüm kadarı ile daha çok bebek bekleyen ve küçük bebek sahibi ailelerdi. Bu nedenle sunulan ürünler de daha çok bebeklere yönelikti. Fuar yerleşimi iyi planlanmış olmasına karşın ortam çok sıcak ve havasızdı. Buna öğleden sonraki kalabalık da eklenince bu gürültülü ve havasız ortam çocuklar için maalesef çekilmez hale geldi. Ziyaretçi ailelerden çoğu bebek arabası ile geldiği için stand aralarındaki geçişlerin epey güç olması, oturup dinlenecek alanların epey kısıtlı olması da diğer bir dezavantajdı. Öte yandan ailelerinin peşinde sürüklediği bir çok hasta, burnu akan, öksüren çocuk gördüm ki içim sızladı. Bu yüzden böyle bir organizasyonun kışın tam ortasında yapılması açıkçası bana çok mantıklı gelmedi. Ama aktivitelerle, hediyelerle eğlenen çocuk sayısı da çok fazla idi. Bazı firmalar fuara özel indirimler uyguladığı için eli kolu paketlerle dolan bir çok aile de vardı. Sanırım ziyaretçilerin fuar boyunca severek takip ettikleri blogger/eğitimci annelerle tanışması da bir diğer dikkat çekici noktaydı. Keza blogger annelerin standları önünde uzun fotoğraf çektirme kuyrukları vardı.

imageAma bizim için en büyük zorluk her zamanki gibi ne yiyeceğiz derdi oldu ve bunu öngörüp  yanımızda kendi yiyeceğimizi getirmemiş olsak tamamen aç kalacaktık…

Peki gelelim biz alerjik çocuklara sunulan ürünlere… Facebook gruplarından uzun süredir tanıdığım Yasemin Yılmaz ve eşi Yiğit Yılmaz, kısa bir süre önce Alerjik Market ismini verdikleri bir girişimde bulundular. Aslında bir süredir bu girişimden haberdar olmama karşın kendileri ile yüzyüze görüşmeden ve ürünleri incelemeden sizlere duyurmaktan çekindim. Keza söz konusu pakete girmiş bir hazır gıda olunca hepimiz haklı endişeler taşıyoruz.

image

Yasemin Hanım ve Yiğit Bey’in 6 yaşında çoklu besin alerjisi olan Giray isminde bir oğulları var. Dolayısı ile bizim yaşadığımız her türlü zorluğu birebir biliyorlar. Hatta standta Yasemin Hanım’la uzun uzun sohbet etme fırsatımız oldu, hikayelerimiz hep aynı, hep aynı… Gecikmiş teşhis, ilerlemiş alerjik reaksiyonlar, katı diyet, bol dua, bol sabır… Kendi çocuklarını büyütürken karşılaştıkları bir çok zorluk da onları böyle bir girişimde bulunmaya teşvik etmiş. Doğrusu hem projelerini hem de emeklerini takdir ettim. Yiğit Bey sırf bu işle birebir ilgilenebilmek için uzun yıllardır yürüttüğü başarılı bir kariyeri bırakma kararı almış. Orgran isimli Avustralya markası hazır gıda ürünlerini ülkemize getirmek ve internet üzerinden satışını gerçekleştirmek üzere bir projeleri var. Fuara tanıtım amaçlı katılmışlar ve gördüğüm üzere ürünler de epey aile tarafından şimdiden ilgi çekmiş durumda. Maalesef satışa ancak Şubat sonu, Mart başı gibi geçebilecekler keza firmanın elindeki son kullanma tarihi yakın ürünleri ithal etmeyi tercih etmemişler, açıkçası bu titizlikleri de çok hoşuma gitti. O yüzden yeni üretilecek partiyi bekliyorlar. Ürünler tamamen alerji dostu, sertifikalı, koruyucu katkı maddesi içermiyor, gluten, süt ürünü, soya, kabuklu yemişler de eser miktar dahi bulunmuyor çünkü üretim tesisine alınmıyor. Yine de temkinli olmak adına ilk kez aldığınızda tüm paketi çocuğunuzun eline vermeyip yine aynı besin denemelerinde olduğu gibi az az temkinli bir şekilde denemenizi tavsiye ederim. Keza bazı ürünlerin içeriğinde bezelye unu, palm yağı da bulunduğundan mutlaka doktorlarınızın görüşünü ve onayını da almanız daha sağlıklı olacaktır. Alerjik market ürünleri hakkında detaylı bilgiye bu linkten ulaşabilir ve facebook sayfalarını da takip edebilirsiniz. Yasemin Hanım ve Yiğit Bey’e bu girişimlerinden dolayı tüm alerjik çocuk aileleri adına teşekkür ederim.

imageYine standlar arasında gezerken Alerji kelimesini görmemle ok gibi daldığım diğer bir stand ise Albio firmasına aitti. 25 yıldır faaliyet gösteren Albio firması aslına bizlerin aşina olduğu deri ve yama testi materyallerini ve immünoterapi kapsamındaki aşıları Türkiye’ye ithal eden bir firma. Aynı zamanda Dermasilk isimli İtalyan ipek ürünlerini de alerjiden korunma amaçlı ithal ürün olarak satışa sunuyorlar. İpek, ev akarının içinde üreyemediği yegane tekstil materyali, aynı zamanda insan saçına benzer yapısı nedeni ile deriye dost, vücut ısısını koruyan ve terlemeyi engelleyen özellikleri mevcut. Bu yüzden tüm dünyada alerjik bireyler için en çok tercih edilen ürünler arasında. Ancak ipek böceğinin çok zor şartlarda yetiştirilmesi ve ipek ipliğinin oldukça güç elde edilmesi nedeni ile fiyatı tüm diğer tekstil materyallerine göre daha pahalı. Dermasilk’in kadın-erkek ve çocuklar için sunduğu ipek iç çamaşır ve aksesuarların fiyatı 50 ila 300 lira arası değişiyor. Detaylı bilgiyi Dermasilk sitesinden elde edebilirsiniz. Firmanın ürün yelpazesinde evakarından koruyucu Microair marka yatak, yorgan, yastık kılıf setleri de mevcut. Bu ürünlerin en cazip yanı ise sizin vereceğiniz ölçülere göre üretilebiliyor olması. Microair markanın mesleki alerjilere yönelik koruyucu ürünleri de nadir bulunan ürünler arasında.

image

imageBunun dışında özellikle alerjik bireyleri hedeflemeyen ama hitap edebilecek organik giyim, oyuncak ve yiyecek standları da mevcuttu. Mesela Sade markasının organik ürünlerinin bir kaçının içeriğinde katkı maddesi olmadığını görmek de beni çok mutlu etti. Bildiğim kadarı ile organik ürün satan websiteleri üzerinden satışı söz konusu olan ürünler hakkında daha detaylı bilgi almak için firma ile bizzat görüşebilirsiniz.

Özetlemek gerekirse bu yıl az da olsa bizi düşünenlerin olduğunu bilmek sevindiriciydi, 2015 yılında alerjik çocuklara hitap edebilen daha çok ürün ve üretici olması dileğiyle…

Dr.Duygu Gür Ünal’ı Ziyaretim

image

Geçen hafta Pediatri Uzmanı Dr.Duygu Gür Ünal ile çocuk sağlığı ve beslenmesi üzerine hoş bir sohbet ettik. Kendisi yakın zamanda Doktorannem.com sitesini kurarak özellikle çocuk beslenmesi üzerine ailelerin faydalanabileceği bir platform oluşturdu. Kendisine sorularıma verdiği cevaplar ve besin alerjisine gösterdiği hassasiyet için tekrar teşekkür eder, çocuk beslenmesi üzerine sağlıklı bilgiler almak için sitesini ve facebook sayfasını takip etmenizi şiddetle tavsiye ederim.

imageAA: Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?
DG: 2000 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni, 2004 yılında da aynı üniversitenin çocuk sağlığı ve hastalıkları ihtisasını bitirdim. 1998 ve 1999 yıllarında yaz tatillerinde Amerika’da Harvard Üniversitesi Mass General Hospital’da yaptığım dahiliye stajları bana Amerika ve ülkemdeki sağlık politikaları, doktor ve hasta bakış açıları açısından çok şeyler öğretti. Tüm eğitim öğretim hayatım boyunca çalışkan bir öğrenciydim. 2004 yılından beri İstanbul’da Kadıköy Şifa Hastanesi, Türk Böbrek Vakfı Hizmet Hastanesi, International Hospital’da çalıştım. Son 3 yıldır Acıbadem Göktürk Tıp Merkezi’nde görev yapıyorum. 5,5 yaşında oğlum ile kendimi 2. Çocuk ihtisasımı yapmış kabul ediyorum. Seyahat etmeyi severim. İşimi keyifle, zevkle yapıyorum, çocukların beni genç ve dinç tuttuğunu düşünüyorum.

AA: Doktorannem sitesini nasıl ve neden kurmaya karar verdiniz?
DG: Son dönemlerde herkesin herşeyi biliyor olması, herkesin her konuda bir fikrinin olması hatta ciddi, cesur kararlar beni şaşırtıyor. İnsanlar konunun ehli olan kişilerin söylediklerini dinlemektense, popüler, uçuk ya da değişik fikirlerin peşinden gitme meylindeler. (Belki de doktorları dinlediler ve hala hasta olduklarını farkettiler bilmiyorum) değişik şeyler duymak, denemek istiyorlar. Siz doktor olarak ne söylerseniz söyleyin, komşunun dedikleri, a programındaki sunucunun dedikleri ya da bir blogger annenin söyledikleri çok daha etkili olabiliyor. Ben de “Neler oluyor?” diye merak edip internette dolaştığım birgün, bir annenin bir blogger anneye doktorunun, çocuğuna balık yağı önerdiğini ama kararsız kaldığını ve blogger annenin ne düşündüğünün onun için çok önemli olduğunu yazıyordu. Blogger anne de gayet bilimsel olmayan bir dille bildiği, duyduğu, googledan okuduğu kadarını bu kadıncağıza anlatmaya çalışıyordu, şaşırdım, inananamadım! Biraz daha forumları okuyunca bizim mesleğimizin öyle 10 yıl okumaya gerek kalmadan online olarak yapılabileceğini, “O ilacı kullanma”, “Kes kes”, “O ilaç o hastalığa iyi gelmez” gibi söylemlerle ne kadar sık karşılaştığımı gördüm. Ben hastalarıma ek besinlere geçiş dönemlerinde çoğu kez yazılı döküman veririm, o anda ben de bir beslenme sitesi hazırlasam hastalarım için ne iyi olur diye düşündüm. Doğru bilgiye doğru kaynaklardan ulaşsınlar istedim. Doktorluk sadece okumak, bilgi birikimi değil, deneyim ve yaşadıklarınız da size çok şey öğretiyor. Sizin maksimum 3-5 çocuğunuz olabilir ama ben hergün onlarca farklı çocuk ve aile görüyorum…

AA: Bildiğim kadarı ile benim bloğumu da inceleme fırsatı buldunuz? Alerjikanne hakkında bir hekim olarak ne düşünüyorsunuz?
DG: Az önce söylediklerimden sonra yanlış bir mesaj çıkartılmasını istemem. İnceleyebildiğim Blogger annelerin birçoğunu beğeniyorum, sosyal konular, sorumluluk projeleri, moda, şahsi fikirler, deneyimlerin paylaşımı hepsi çok hoş ama iş profesyonel anlamda ilaç verme, vermeme, aşı yaptırma, beslenme gibi sağlıkla ilgili konulara gelince bazı blogger anneleri aşırı cesur buluyorum. Cahil cesareti yani…;) Sizin blogunuzda, yaşadıklarınızı samimi bir dille ve aynı durumu paylaşan diğer çocuklar ve aileleriyle paylaştığınızı, onları doğru kanalize etme ve yol gösterme çabanızdan etkilendim. Sosyal sorumluluk yani… “Şunu kes, o ilacı alma, şu dozda al” gibi öneriler olmadığı sürece herkes istediği konularda yazabilir…

AA: Hastalarınız arasında besin alerjisine rastlama sıklığınız nedir?
DG: Eskiden daha nadir görüyorduk ama son dönemde başta inek sütü alerjisi olmak üzere besin alerjilerinin arttığını gözlemliyorum.

AA: Sizce besin alerjisi son yıllarda neden bu kadar arttı?
DG: Temiz ortamlarda yaşadığımızı düşünüyoruz ama kirletiyoruz, kirleniyoruz. Klasik bir söylem ama hava kirli, yiyecekler ilaçlı, hayatımızda birçok şey sentetik… Doğallıktan uzaklaştıkça, doğal olana tepki gösteriyor vücudumuz… Steril ortamlarda sezaryen doğum yapıyoruz, bebeğimizi çocuğumuzu eli toprağa değmeden apartman dairelerinde büyütüyoruz, biberonlarını sterilize ediyoruz, aman yere düştü, orasını elledi kirlendi diye elimizde ıslak mendille geziyoruz, çocuk 4 yaşında sokaktaki kediyle tanışıyor, vücut diyor ki bu da ne ? Hoop alerji…

AA: Benim gibi bir çok anne çocuğuna geç teşhis koyulmasından şikayetçi, sizce hekimlerimiz besin alerjisi ve çölyak teşhislerini koymakta neden sorun yaşıyor?
DG: Alerji, çok geniş bir grup. Alerji dediğimiz şey, anaflaksi gibi hayatı tehdit eden durum da olabilir, bahar aylarında 1-2 hapşuruk da… Semptomlar geniş, çeşitli ve kolayca başka hastalıklarla da karışabilecek şikayetler. İnek sütü alerjisi mesela, bebeklik döneminde bebek ağlıyor, bebektir gazı olur diyorsunuz, kusuyor reflüdür, dik yatırın diyorsunuz, kilo almıyor anne sütünüzün yağı az diyorsunuz, döküntüsü oluyor annenin yediği çikolataya bağlıyoruz gibi…doktorun da dikkatli olması ve bütüncül düşünmesi lazım. Bebeklerde inek sütü alerjisi tanısını genellikle doktorlar koymakla beraber, ileri yaşlardaki besin alerjilerini çocuğu iyi gözlemlemesi sonucunda, annelerin hangi besine karşı alerjisi olabileceğini tahmin ettiğini çok gördüm. Dün domates yedi, bugün döküntüsü var gibi…

AA: Sizce besin alerjisi tanısı alan bir çocuğun ailesi nasıl hareket etmeli?
DG: Besin alerjisi deyip geçmemek lazım, anaflaksiye giderse ölümcül olabilir. Diyet şart! Israrcı olmak, inanamamak, geçeceğini düşünmek, az birşey verdim birşey olmaz demek yanlış… Bazı alerjiler zaman içinde geçerken (inek sütü alerjisi gibi) bazıları hayat boyu devam edecektir. Satın aldığınız ürünlerin etiketlerini okumalı, dışarda yediklerinize şüphe ile yaklaşmalısınız. Çocuğunuzun bir besine karşı alerjisi varsa başka besinlere de alerjisi olabileceğini de akıldan çıkartmamak lazım.
Çocuklar için en alerjen besinler inek sütü, yumurta akı, kakao, kuru yemişler, balık, deniz ürünleri, domates, çilek, turunçgiller…bebeklerinize de ek besinlere başlarken yavaş yavaş, en az alerjen olandan başlayarak ve günler içinde miktarını arttırarak başlamak önemli, böylece hangi besine karşı alerjisi olduğunu annenin anlama imkanı sağlanmış oluyor.

AA: Son zamanlarda aşıların ne kadar zararlı olduğuna, otizm dahil bir çok hastalığa neden olduğuna dair söylemler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
DG: Ben aşıları severim. Neden severim? Çocuklarımız basit bir enfeksiyon hastalığı yüzünden ölsün, sakat kalsın istemem. İhtisasım boyunca su çiçeği ve menenjit başta olmak üzere aşı ile korunulabilecek hastalıkların ne kadar ağır seyredebileceğini maalesef deneyimleme şansım oldu. Kızamık aşısı olmadığı için geçirdiği kızamık sonrası beynine yerleşen kızamık virüsü nedeniyle yavaş yavaş ölen hastalarımız da oldu. İnsan bilmediği, görmediği şeyden korkmaz. Toplumda insanların bir kısmına bunlar yok, yaşanmıyor gibi gelebilir ama maalesef son yıllarda yine aşı ile korunulabilecek hastalıklar -farklı sebeplerle- yine gündemimizde. Otistik çocukların hepsi 1 yaşına kadar normal de hepsi kkk aşısından sonra mı otistik oluyorlar hayır, benim 1 yaşından yani kkk aşısından önce otistik teşhisi almış hastalarım oldu.
Aşı yaptırmaktan korkan, yaptırmayan anne babaların, çocukları bu hastalığa yakalanırlarsa, bu sorumluluğu almış olmaları ve sonuçlarını göğüsleyebilmeleri gerekir ki sonuçlar bazen ağır olabilir. Herkes benim çocuğuma birşey olmaz diye düşünüyor ama bazılarının başına geliyor. Aşı yaptırmama kararı verirlerken, çocukları hastalıktan sakat kalırsa, “Anne baba, bana neden aşı yaptırmadınız?” diye sorduğunda cevaplarını hazırlamış olmaları gerekli.
Ben aşı firmalarının sözcüsü, avukatı da değilim. Aşılar masum, hepsi zararsız, hiçbirinin yan etkisi yok da diyemiyorum ama toplumdaki sebebi açıklanamayan her hastalığın da aşılara bağlanmasını çok inandırıcı bulmuyorum. Aşılar sayesinde enfeksiyon hastalıkların, menenjit, zatürre, kızamık gibi ciddi hastalıkların çok daha az görülmesinden memnunum.

AA: Aynı şekilde içinde katkı maddesi bulunan ilaçları kullanmak istemeyen anneler var. İçinde katkı maddesi olmayan ilaç var mıdır? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
DG: İçinde katkı maddesi olmayan ilaç yok. Hepsinin içinde koruyucu, renklendirici, tad verici katkı maddeleri var. Bazen özellikle yurtdışından getirtilen ve hiç katkısız olduğu söylenen ilaçlarında içinde farklı katkı maddelerini görüyorum. Cildimize bile kullandığımız kremlerde losyonlarda parabensiz olanı alırken, ilaçların içindeki parabeni yutuyoruz. Hepsi için limitler belirlenmiş, bu konuda bizim yapabileceğimiz çok birşey yok. Alerjik çocukların, ilaçaların etken maddesine mi yoksa katkı maddelerine mi alerjisi var onu da anlamak zor.

AA: Bildiğiniz üzere alerjik çocuklar bazen uzun süre antihistaminik, astım ve reflü ilaçları kullanabiliyor. Uzun süreli kullanımlarda bu ilaçların diğer organlara zararı olur mu?
DG: İlaç kullanırken kar-zarar hesabı yapmak lazım, bu hesabı da çoğu kez hekimin yapması lazım. Anne babaya bilmedikleri bir konuda karar vermelerini istemek uygun olmaz. Bazı ilaçların azaltılarak, zaman içinde kesilmesi gerekir. Başlanılan bir ilacı danışmadan kesmek ters tepkilere neden olabilir. Mutlaka kullanması gereken bir ilaç ise kullanılacak süreyi ve dozu hekim belirler. İlaç dozu da hastalığın şiddetine, türüne, çocuğun yaşına ve kilosuna göre değişebilir.
Bir de emniyet ilaçları var, alerjik çocuklarda kullanılan Epipen gibi. Belki hayatınızda bir kere lazım olur ama yanınızdaysa hayat kurtarır. Ciddi alerjisi olan çocukların bu ilacı taşıması, nasıl kullanılacağını yaşı büyükse kendisinin ve yakın çevresinin bilmesi gerekir.

AA: Süt alerjisi olan bir çocuk için anneler soya ürünlerini bir alternatif olarak görüyor. Sizce soyanın vücut üzerinde olumsuz bir etkisi var mı?
DG: Süt, çocuklar için en önemli kalsiyum ve protein kaynaklarından biri. Sadece süt değil ama peynir, yoğurt, tereyağ, kefir, sütlü tatlılar, dondurma…. Hepsi yasak olunca ve bu ürünlerin girdiği her besin de yasak olunca iş zorlaşıyor. Soya, inek sütü alerjisinde eskiden daha sık kullanılan bir alternatifti ama son yıllarda soyaya karşı da alerji olasılığı ve soyanın GDO olması nedenleriyle eski popülaritesini yitirdi. Ayrıca soyanın zayıf östrojen etkisi göstermesi nedeniyle de çok kullanıldığında bazı olası yan etkiler ve meme kanseriyle ilgili henüz tam açıklığa kavuşmamış durumlar var.
Son dönemde bitkisel kaynaklı sütler, özellikle evde hazırlanma kolaylığı nedeniyle badem sütü popüler, kalsiyum içeriği de yüksek. Alerji durumuna göre yulaf sütü, fındık sütü, hindistan cevizi sütü, pirinç sütü de diğer alternatifler…

AA: Alerjik çocuklar maalesef bulaşıcı hastalıklara daha sık yakalanabiliyor ve daha zor iyileşebiliyor. Bu konuda alerjik çocuk ebeveynlerine önerileriniz ne olur?
DG: Alerjik çocuklara ilaç vermek de aşı yapmak da doktorları korkutuyor. Antibiyotik verdiniz, alerji olasılığı var, aşı yapıyorsunuz, alerjik reaksiyon olur mu korkusu yaşıyorsunuz. Özellikle kkk ve grip aşıları yumurta alerjisi olan çocuklarda dikkatle yapılmalı.
Alerjik çocuklarda alt ve üst solunum yolu enfeksiyonları daha dramatik seyredebiliyor çünkü hemen tetikleniyorlar ve bronşları sıkışıyor. Genel temizlik ve hijyen prensiplerine dikkat edilmeli, kalabalık ve yoğun ortamlardan, hasta çocuklardan uzak durulmasında fayda var. Sigara, alerjik çocukları daha olumsuz etkilediğinden mümkünse yanlarında ve yakınlarında sigara içilmemeli.
Besin alerjisi olan çocukları eğitmek ve onlara uygun ortamları seçmek, hayat tarzını ona göre belirlemek ailelere düşüyor. Aileler mutlaka etiket okumalı, çocuğun yakınındakileri acil durumlarda ne yapacakları ve durumun önemi ve ciddiyeti konusunda bilgilendirmeliler, çoğu kez en yakınındakiler annneanne, babaanne, dedeler durumun önemini anlamak istemiyorlar, yakıştıramıyorlar ve birşey olmazdan çok şey olabiliyor…

Tüm bu söyleşide “Doktorluk sadece okumak, bilgi birikimi değil, deneyim ve yaşadıklarınız da size çok şey öğretiyor.” cümlesi en çok hoşuma giden kısım oldu. Keza biz alerjik çocuk anneleri çok iyi biliyoruz ki her hastanın durumu farklıdır, hastalık değil hasta vardır, alerjide her zaman kişiye özel tedavi dizayn edilmelidir. Maalesef gerçek hayattaki vakalar kitaplarda yazılanlarla sınırlı değildir. Bu nedenle Sevgili Dr.Duygu Gür Ünal’a ufkunu açık tutup her hastasına titizlikle yaklaşan bir hekim olduğu için tekrar teşekkür ederim.

Çölyakla Yaşam Derneği’ni Ziyaretim

imageAlerjik Anne bloğuna yepyeni bir kategori eklemeye karar verdim. Ziyaret Defterim adlı bu kategoride alerji ile ilintili dernek, kurum ve sağlık kuruluşlarına yapacağım ziyaretlerde edindiğim bilgileri ve izlenimlerimi sizlerle paylaşıyor olacağım.

imageİlk ziyaretimi geçen hafta Çölyakla Yaşam Derneği’ne yaptım. Bir süredir derneğin facebook safyasını takip etmekteydim. Hem derneğin çalışma şeklini öğrenmek hem de besin alerjisi zaman içerisinde çölyak tanısı alan aileleri doğru yönlendirebilmek için önce Dernek Başkanı Sevgili Oya Özden ile yazıştım. O da sağolsun beni derneğe davet etti. Mis gibi glutensiz ekmek kokuları içerisinde sıcacık bir karşılama ile karşılaştım.

Öncelikle Çölyak nedir, nasıl teşhis edilir merak edenler için bu linkten konu ile ilgili yazımı okumalarını tavsiye ederim. Eğer Çölyak ön tanınız veya kesin teşhisiniz yapıldı ise Çölyakla Yaşam Derneği ile iletişime geçerek kendilerinden detaylı bilgi alabilirsiniz. Dernekte Oya Özden ve Nafiz Kenan Gönen hafta içi her gün saat 13:00-17:00 arası hem telefonla hem yüzyüze Çölyak hastalarına bilgilendirme yapıyorlar. Doğruyu söylemek gerekirse hem teklifsiz kapıyı çalıp giren hem de internette dernek sayfasını bulup telefonla arayan tüm Çölyaklılara gösterilen ilgiyi görünce hem şaşırdım hem de imrendim. Çünkü dernek inanılmaz zor şartlarda çalışmasına rağmen insan ayırmadan ellerinden gelen her türlü yardımı vermeye çalışıyor.

2002 yılında kurulan Çölyakla Yaşam Derneği’nin amacı; yaptığı ve yapacağı çalışmalarla çölyaklıların günlük yaşantılarını kolaylaştırmak, çölyak hastalığı hakkında kamuoyunu bilinçlendirmek, glutensiz yiyeceklerin üretimi ile ilgili olarak yerli üretici firmalarla çalışmalar yapmak, Bakanlıklarla çölyaklıların sosyal hakları konusunda görüşmelerde bulunmak, çölyak konusundaki gelişmelerden üyelerini haberdar etmek. Ama bunları yapmak öyle sanıldığı kadar kolay değil, nitekim fiziksel olarak ciddi bir özveri ve maddi olarak da yeterli destek gerektiriyor. Derneğin üyelerinden topladığı yıllık 30 TL’lık aidat dışında düzenli bir geliri yok, glutensiz gıda üreticilerinin ara sıra verdiği reklamlar ve zaman zaman yapılan gönüllü bağışlar dernek ofisinin masraflarını ve dernek faaliyetlerini karşılamaya yeterli olmuyor. Açıkçası derneğin işleyişini ve sorunlarını dinleyince glutensiz gıda üreticilerinin duyarsızlığı beni çok şaşırttı. Mutlaka içerisinde özveri ile çalışan firmalar da vardır ama genelde hedef kitlesinden uzak, ürün gamını sabit ve kısıtlı tutan hatta glutensiz ürünlerin pazar payı düşük olduğu için üretmeyi bile düşünmeyen, bu ürünlerin üretilmesi ve çölyaklıların desteklenmesi gerektiğini bir sosyal sorumluluk projesi olarak bile algılamayan firmaların olması gerçekten çok üzücü. Biz maalesef gıda sektörü olarak henüz sosyal sorumluluk projelerinin önemini, bir ürünün şirkete maddi olarak getirisinin yanı sıra manevi katkısının daha yüksek olabileceğini, derneğe yapılacak bağışlarla glutensiz ürünlere ulaşamayan bir çok maddi durumu yetersiz çölyaklıya destek olunabileceğini fark edemiyoruz ya da önceliğimiz haline getiremiyoruz. İşte bu yüzden örgütlenmek ve dernekleşmek çok önemli. Tek bir birey, tek bir hasta olarak yapabileceklerimiz çok kısıtlı. Ben şahsen besin alerjisi için tasarladığım bir çok projede, sadece bir blogger ya da sadece bir hasta annesi olarak bazı kapıları çalarken ne kadar zorlandığımı biliyorum. Bu yüzden birlik olmanın ve bunu ciddi, özenli bir şekilde yürütmenin gücüne inanmaktayım. Maalesef bu süreç ülkemizde çok emek ve maddi destek gerektiriyor. Oysa Oya Hanım ile sohbetimiz esnasında yurtdışındaki örneklerden bahsetmiştim. Kurulan derneklerin iş dünyasından topladıkları büyük bağışları nasıl üniversite hastanelerinin araştırma laboratuvarlarına bir tedavi bulunması amacı ile bağışladıklarını anlatmıştım. Biz ülke olarak bu noktaya gelebilir miyiz bilemem ama en azından iş dünyasının bu dernekleri ayakta tutması için daha fazla fedakarlık yapması gerektiğine inanmaktayım.

Dernek olarak yaşadıkları tek sorun maddi imkansızlıklar da değil maalesef, mesela Sağlık Bakanlığı’ndan Türkiye’deki Çölyaklıların tespit edilmesine dair bir talepleri var. Ancak kabinenin değişmesi ile daha önce başlatılan çalışma şu an rafa kaldırılmış durumda. Öte yandan aynen biz besin alerjilier gibi ilaç firmalarından bazı talepleri var, ilaçların prospektüsünde gluten içerip içermediğinin yazılması gibi. Ancak Sağlık Bakanlığı bu talebin haksız rekabete neden olabileceğini düşünmekte. Oysa kullanılacak bir ilacın içerisinde gluten olup olmaması bir çölyaklı ve içinde süt proteini olup olmaması da bir besin alerjili için çok önemli. İlaç ruhsatlarına onay veren Sağlık Bakanlığımız’ın bu noktada hasta sağlığının güvenceye alınması konusunda daha olumlu adımlar atmasını temenni ediyorum.

Öte yandan yine besin alerjisinde yaşadığımız gibi çölyak hastalığı için de teşhisin gecikmesi ile yaşanan sıkıntılar var. Oya Hanım bizzat kendi hikayesini anlattığında çok şaşırdım. Çocukken yaşadığı bazı sorunlar anlaşılamamış ve 32 yaşında şikayetlerinin ciddileşmesi ile hastaneye kaldırılan Oya Hanım, 39 kiloya kadar düşmüş olmasına rağmen hastanede yapılan tüm tedavi denemeleri fayda sağlamamış, çünkü o süre boyunca da ekmek tüketmeye devam etmekteymiş. Doktorların son anda “Acaba çölyak olabilir mi?” ihtimalini düşünüp hemen kortizon tedavisine başlaması ile sağlığında düzelme yaşamaya başlayan Oya Hanım, o günden sonra glutensiz bir diyete başlamış. O yıllarda çölyak hastalığının çok tanınmaması, glutensiz ürünlerin çok daha kısıtlı olması ile zor bir dönem geçirmişler. Derneğin kurulduğu ilk yıllarda internetin bu kadar yaygın olmadığı, insanların doğru bilgiye ve aynı kaderi yaşayan insanlara ulaşmasının çok zor olduğu dönemde, Oya Hanım Halk Ekmek standlarında bizzat bekleyerek sınırlı sayıda üretilen glutensiz ekmeğin çölyak hastalarına ulaştırılması için çok çaba sarfetmiş. Standlarda tanıştığı çölyak hastaları derneğin ilk üyeleri olmuş. Derneğin kurucularından ve halen Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olarak görev yapan sevgili doktorumuz Prof.Dr.Fügen Çullu Çokuğraş da dernek çalışmalarına halen katkıda bulunmakta, çölyak hastalığının kamuoyunda tanınması için her mecrada çaba göstermekte. Hatta Oya Hanım ile beraber, Çölyak hastalığı hakkında detaylı bilgiler ve glutensiz tarifler içeren bir kitap çıkartarak çölyak hastalarına bir kılavuz oluşturmuşlar. Şu an ikinci baskısı hazırlanan kitap çok yakında tüm büyük kitapçılarda yerini alacak. Sevgili Oya Özden piyasada glutensiz diye anılan tarifler ve yemek kitapları konusunda da çölyaklıları uyarıyor. Çölyak hastalığı ile ilgili bazı bilgiler yanlış verilmiş olabiliyor veya yemek tarifleri glutenli gıdalar da içerebiliyor. Bu yüzden bir çölyak hastasının edindiği bilgiyi çok iyi kontrol etmesi gerekiyor. İçerik etiketlerine dikkat ederek gerekli durumlarda üretici firma ile birebir irtibata geçip yazılı teyit almalarını öneriyor. Glutensiz güvenli hazır gıdalar konusunda da bir liste hazırlayarak dernek sitelerinde paylaşıyorlar.

imageDernek aynı zamanda kendi ofisinde glutensiz ekmek pişirme workshopları düzenliyor. Bizzat Nafiz Bey’in hazırladığı çörek otlu glutensiz ekmekten tattım, inanın normal ekmekten daha lezzetli! Yıllarca özel sektörde çalıştıktan sonra emekli olan Nafiz Bey de bir çölyak hastası ve dernekte gönüllü olarak çalışıp tecrübelerini diğer çölyak hastaları ile paylaşıyor.

imageBu fotoğrafı çektiğim esnada Nafiz Bey derneği Malatya’dan arayan 12 yaşındaki oğluna çölyak teşhisi koyulan bir anneye telefonda ekmek tarifi veriyor. Zaman içerisinde maalesef iyileşme umudu ile bazı hastaların akapunktur, biorezonans gibi bir çok alternatif tıp yöntemi denemelerine karşın durumlarının daha da ağırlaştığına şahit olmuşlar. Bu nedenle çölyak hastalığının tek tedavisinin glutensiz bir beslenme şeklini benimsemek olduğunu her fırsatta vurguluyorlar.

Dernek olarak bir çok toplantı, kongre, fuar ve kermeslere katılıyor, okullarda bilgilendirmeler yapıyor, hastalığın kamuoyunda tanınmasına yönelik faaliyetlerde bulunuyor, çölyaklılarla sık sık bir araya gelip hasta destek grupları oluşturuyor, gıda üreticileri ile ortak çalışmalar yürütüyorlar. Hatta bu Pazar günü Avrasya maratonunda da yer alacaklar. Şahsen sağlık koşullarımız el verse ben de onlarla omuz omuza bu yürüyüşte yer almak isterdim. Maratona katılmak veya çölyak hakkında detaylı bilgi edinmek isterseniz kendilerine http://www.colyak.org.tr adresinden ulaşabilirsiniz.

Çölyakla Yaşam Derneği’ne beni misafir ettikleri için tekrar teşekkür eder, her türlü projelerine de elimden geldiğince destek vermek isterim. Hem sağlık, hem gıda, hem de ilaç sektörünün çölyaklıların sesine daha iyi kulak vermesi dileğiyle…

GAPS Konferansı’ndan İzlenimler

image

18 Ekim 2014 tarihinde İTÜ Ayazağa Kampüsü’nde gerçekleşen Türkiye 1.GAPS Konferansı’nda edindiğim bilgileri ve bir çok hastalık için önerilen bu doğal tedavi yöntemi hakkındaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istedim.

Öncelikle henüz duymamış olanlar için GAPS nedir, GAPS tedavisi ne işe yarar açıklamak gerekir diye düşünüyorum. GAPS, İngilizce “Gut and Psychology Syndrome” kelimelerinin kısaltılması olup dilimizde karşılığı Bağırsak ve Psikoloji Sendromu’dur. Bu tezi ortaya atan Nöroloji ve Beslenme Doktoru Rus asıllı Natasha Campbell-McBride, kendi oğluna 3 yaşındayken Otizm teşhisi koyulması üzerine bir hekim olarak ilaç dışında alternatif tedavi yöntemleri arayışı içerisine girmiştir. GAPS diyeti adını verdiği bu doğal beslenme yöntemi ile oğlunda olumlu ilerlemeler kaydeden McBride’e göre çoğu psikolojik hastalık bozuk bağırsak florasından kaynaklanmakta; fırsatçı bakteriler, mantar ve mayalar bağırsak duvarının yanlış beslenme ve ilaç kullanımı ile geçirgen hale gelmesi üzerine kontrolsüz bir şekilde kana karışmakta ve beyne saldırmaktadır.

image

image

GAPS Beslenme Protokolü adı verilen bu diyette hasta öncelikle bağırsak duvarındaki hasarı onarmak için düşük ısıda uzun süre kaynatılarak hazırlanan et/kemik suyu ile lif oranı düşük sebze/meyveler içeren bir diyetle bağırsak florasını düzeltecek ve daha sonra belirli bir sıra ile izin verilen gıdaları (çiğ yumurta sarısı, fermente süt ürünleri gibi) tek tek deneyerek diyetine ekleyecektir. Hazır gıdaları ve modern hayatın bize kazandırdığı tüm kimyasalları hayatımızdan tamamen çıkarmaya teşvik eden, organik ve geleneksel beslenme şeklini hayatımıza geri kazandırmaya çalışan bu diyet aslında biz Türkler’e çok da uzak değil. Keza Orta Asya Türkleri de göçebe bir hayat yaşadıkları için tarımcılıktan uzak, ağırlıklı olarak et ve fermente süt ürünleri içeren bir beslenme şekline sahipti. Eski Türkler at eti yer, kımız denen at sütü içer, kefir ve yoğurt yerdi. Sebze, meyve, tuz, şeker ve tahıllardan uzak bir beslenme şekline sahip Eski Türklerin çok uzun ve sağlıklı bir ömür sürdürdükleri bilinmekteydi. Rusya’da doğup büyüyen McBride da bu beslenme şeklini duymuş ve GAPS diyetini oluştururken esinlenmiş olmalıydı. Nitekim konferansta sık sık bu diyetin biz Türk beslenme şekline çok da uzak olmadığını vurguladı. McBride’in dediği gibi dünyada en sağlıksız beslenen toplum en Batı’da yaşayan Amerikalılar ve en sağlıklı beslenen toplum ise en Doğu’da yaşayan Asyalılar. Batı’nın sağlıksız beslenme şekli Doğu’ya doğru bir salgın gibi yayıldığı müddetçe her geçen gün daha da sağlıksız nesiller ortaya çıkacak. McBride, 2004 yılında GAPS Beslenme Protokolünü anlatan kitabını piyasaya çıkararak bu alternatif tedavi yönetiminin dünyaya yayılmasını ve modern hayatın bize sunduğu sağlıksız beslenme ile beraber ortaya çıkan çağımız hastalıklarına çare olmayı hedeflemekte…

image

image
Kitabın 2014 yılında Türkçe’ye çevrilmesini ve konferans için Dr.Natasha Campbell-McBride’in Türkiye’ye gelmesini organize eden Gonca Zeybek de bu kitap ile kızlarının psikolojik rahatsızlıklarında düzelme kaydeden bir anne. Konferansın son anda İTÜ Maçka binasından Ayazağa kampüsüne taşınması nedeniyle organizasyonda bazı aksaklık yaşanmasına karşın ailecek tüm davetlilere ellerinden geldiğince yardımcı olmaya çalıştılar. Konferansa özellikle Otistik çocuk sahibi aileler, çeşitli dernekler, doktorlar, homeopatlar ve diyetisyenler de katıldı. Kitabın ana fikrini ve diyeti uygularken dikkat edilmesi gerekenleri anlatan McBride, konferans sonrası tüm katılımcıların sorularını da büyük bir sabırla yanıtladı.

Benim şansım konferansın başlamasını beklerken kendisinin gelip yanıma oturması oldu, nitekim salonun tam kapı girişinde oturuyordum ki dönüp yanımda kendisini görünce şaşırdım. Hemen alerjik çocuk aileleri olarak sorunlarımızdan, diyeti uygulamak konusundaki çekincelerimizden bahsettim. Kendisi de besin alerjisinin ciddi bir rahatsızlık olduğunu, bunun apayrı değerlendirilmesi gerektiğini, konferans esnasında kendisine yönelttiğim soruları cevaplayacağını belirtti. Konuşması esnasında da bazı çocukların yaşadıkları alerjik rahatsızlıkların annenin ve hatta babanın bozuk bağırsak florasından kaynaklanabileceğini, bu tip bebeklerde anne sütünün 4.ayda kesilip formül süt takviyesi de yapılmaksızın ek gıdaya geçirilmesini veya “süt anne” desteği alınmasını tavsiye etti. Bunun yanı sıra benim bazı çocukların hayvansal proteinlere anafilaksi seviyesinde tepki verdiklerini ve bu yüzden giriş diyetini bile uygulayamadıklarını söylememe rağmen, diyete tercihen dana kemik suyu ile başlanması gerektiğini, bu tip alerjili çocuklara bağırsak florası düzelene kadar da meyve-sebze dahi verilmemesi gerektiğini dile getirdi. Özellikle yapraklı sebzelerin bağırsak florası düzelene kadar beslenmeden tamamen çıkarılmasını tavsiye etti. Açıkcası bu hiç de beklediğim bir cevap değildi. Çünkü anne sütünü erkenden kesen bir diyet tarzının şahsen benim nezdimde hiç bir yararı olamazdı, çünkü anne sütü bebeğe “olası” kötü bakterilerin yanı sıra iyi bakterileri ve hatta bağışıklığın güçlenmesi için gereken immunoglobulin antikorlarını da geçirmekteydi. Hepimizin bildiği gibi anne sütünü eşsiz yapan da bu özellikleriydi. Hatta bu öneriyi çok tuhaf bulan başka bir anne soru-cevap kısmında, tekrar bu konuya değinerek “Anne sütünü 4.ayda kesip bebeğe formül süt de vermezsek nasıl besleyeceğiz, diyetinizdeki kemik suları çok ağır gelmez mi?” diye sordu. Bunun üzerine kendisi “Nispeten sağlıklı olduğunu düşündüğünüz emziren annelerden bebeğinizin süt annesi olmasını rica edebilirsiniz.” diye yanıt verdi. Bu ikinci cevap beni daha da çok şaşırttı. Çünkü biz kendi bağırsak floramızdan şüphe ediyorken başka bir kadının sadece dışarıdan bakarak bağırsak florasının düzgün olduğunu nasıl varsayabilirdik! Kaldı ki bu emziren annenin sütü hem kendi bebeğine hem bizim bebeğimize nasıl yetecekti? Ayrıca anne sütünün en önemli özelliği her annenin bebeğine özel üretiliyor olması ve her ay bebeğin ihtiyaçlarına göre besin değerlerinin değişiyor olmasıydı. Bu yüzden başka bir annenin sütü, bebeğin kendi öz annesinin sütünün yerini tutabilir miydi? Diyelim ki süt anne bulamadık ve ek gıdaya geçmeye karar verdik, giriş diyetindeki kemik suları hiç anne sütünün yerini alabilir miydi? Bu konu kafamı kurcalarken McBride, beni ve alerjik çocuk annelerini şaşırtan bir açıklama daha yaptı: “Test yaptırıp alerjiniz olan gıdaları diyetinizden çıkarmayın, direk GAPS Beslenme protokolünü uygulayın. Bağırsak florası düzelene kadar tüm sebze ve meyveleri kesin, hayvansal protein ve yağ ağırlıklı GAPS giriş diyeti uygulayın. Bağırsak florasının düzelmesi yaklaşık 2-3 ay ile 1 yıl arası bir süre alır. Bu aşamadan sonra ilk olarak iyi pişmiş kabak ile GAPS giriş diyetine devam edin, vücut tolere edemezse kesip bekleyin ve tekrar deneyin. Bu şekilde giriş diyetini hiç sebze yemeden 3 yıldır uygulayan hastalarım var.” dedi. Şimdi bu noktada benim kafam iyice karıştı, nitekim bu diyet ile amacımız zaten vücutta oluşan enflamasyonu sonlandırmak ve bağırsak hasarını tamir edip florayı düzenlemek. Öte yandan biliyoruz ki alerjik çocuklar en çok hayvansal proteinlere reaksiyon gösteriyor. Önerdiği gibi çocuğa her saat başı bir bardak kemik suyu içerecek olursak ben şahsen oğlumun daha 3.günde kanama yaşayacağını geçmiş tecrübelerimden biliyorum. Bu proteinler sindirim sisteminde açtıkları yaralar nedeni ile de enflamasyona neden olmakta, yani bizim amacımız enflamasyonu engellemekken bunun başlatıcısı olan hayvansal proteinleri tüketip vücudun tepki vermemesini nasıl bekleriz? Besin alerjisi, genellikle besinlerin içindeki proteinlerin yabancı bir madde gibi algılanıp immün sistemin savaş başlatması ve oluşturduğu antikorlarla bu proteinlere hücum etmesidir. Tabi bu proteinleri öldürmek için salgılanan antikorlar ortada öldürecek bir düşman olmadığı için vücudun kendi protein dokusuna yönelir ve kendisine zarar vermeye başlar. Biz bunu dışarıdan baktığımızda kızarıklık, kaşıntı, ürtiker, egzema, ödem, mukuslu veya kanlı dışkı olarak gözlemleriz. Bu savaşta yenik düşen aslında vücudun kendisi olur ve antikorların saldırdığı bölgede enflamasyon oluşur. Bunun geçmesi için de alerjenin kesilip immün sistemin tamamen sakinleşmesini beklemek gerekir. Eğer alerjinin çalışma mekanizması bu ise biz onun tepki vereceğini bildiğimiz besinleri vererek nasıl düzelme sağlayabiliriz? Öte yandan kitaptaki hassasiyet testi bizim gibi deride tepki vermeyen çocuklar için hiç bir anlam ifade etmiyor. Oğlum yama testinde sırtında üç gün inek sütü ile gezip kızarmamasına rağmen direk tükettiğinde ağır kanama geçirmişti. Dolayısı ile bir besini deriye sürmek ile sindirim sistemine sokmak arasında çok fark olduğunu biliyoruz. Artık çoğu alerji doktoru da dış deri daha sert ve koruyucu olduğu için bu tarz denemelerin mukoza denen iç deri üzerinde yapılmasını öneriyor, mesela dudak içi gibi… Öte yandan diyetin önemli bir temel taşı sadeyağ ve çiğ yumurta sarısı. Tereyağının fırınlanması ile elde edilen sadeyağ süt proteininden tamamen arınmış olabilir mi? Keza kitapta da sadeyağı tolere edemeyen bir kişinin diğer süt ürünlerini hiç tolere edemeyeceği belirtiliyor. Peki ya çiğ yumurta sarısı alerjik bir çocuk tarafından tolere edilebilir mi? Keza besinlerin pişirilerek daha az alerjen hale geldiğini hepimiz biliyoruz. Öte yandan çiğ yumurta nedeni ile Salmonella kaparsak ishal nedeni ile yine bağırsak florası bozulmuş olacak ve diyette yine yol katedemeyeceğiz. Diyelim ki diyeti uygulamaya karar verdik ve giriş diyetini bu aşamaya kadar sorunsuz takip ettik, “Süt Ürünlerine Başlama Planı” yine süt alerjisinin temel kurallarına aykırı olarak tasarlanmış, sadeyağ dokunmazsa sıra ile tereyağ, yoğurt, kefir ve en son peynir denenmesi önerilmekte. Oysa mayalanma şekli gereği en az alerjen süt ürünü peynirdir ve vücuda ilk bu şekli ile tanıtılması önerilir. Yine kitabın 4.bölümünde bulunan bebek diyeti de balık, kereviz, balkabağı, hindistan cevizi yağı gibi alerjen gıda önerilerine sahip ve çoklu besin alerjisi olan bir bebek için oldukça tehlikeli.

Konferans bir yandan devam ederken ben hala kafamda bu sorulara cevap bulmaya çalışıyordum ki McBride aslında çok güzel bir şey söyledi; Ben bu diyeti oğlumun otizmini yenmek için tasarladım ve yendim. Bir çok psikolojik rahatsızlığın da aynı şekilde yenilebileceğini fark ettim. Ancak fizyolojik hastalıklar için şu anda başka bir kitap yazıyorum. “Bağırsak ve Fizyoloji Sendromu” isimli bu kitapta psikolojik rahatsızlıklar dışındaki hastalıkların nasıl bir diyetle çözümlenebileceğini anlatacağım diye açıklama yaptı. Aslında haklıydı, bu diyet çok faydalı besinler içeriyor ve bağırsak duvarının onarılmasını sağlayıp florayı dengeliyordu. Ancak ciddi besin alerjisi olan kişiler için tasarlanmamıştı. Diyetteki alternatif gıdalar tüketilemediği müddetçe çocuğun yetersiz beslenme nedeni ile başka rahatsızlıklar geçirme ihtimali vardı. Bu açıdan bakıldığında kafamdaki sorular biraz olsun netleşmiş oldu.

Bu bilgiler ışığında, GAPS diyetini uygulamayı düşünen alerjik çocuk sahibi ailelere önce kitabı baştan sona okumalarını, ilaç kullanan hastaların ilacı bırakmadan ve diyete başlamadan önce mutlaka doktorlarından onay almalarını, diyetteki alternatif gıdaları tüketemeyen, durumu kritik çocuklar için mutlaka kendi takiplerini yapan doktora ve GAPS sertifikalı danışman doktorlara danışmasını tavsiye ederim. Keza bu kitabı ilk kez okuduğumda, geçmiş tecrübelerimden de yola çıkarak detaylı bir araştırma yapmıştım. Dr.McBride hakkında yapılan olumlu ve olumsuz bir çok yoruma denk geldim. Diyeti uygulayıp çok iyi sonuçlar alan ailelerin yanı sıra durumu ciddileşen hastaların da olduğunu, diyeti daha giriş aşamasında bırakmak zorunda kalan ailelerin yaşadıklarını, hatta Dr.McBride’ın kendi kızkardeşinin bu diyeti uygularken kolon kanserine yakalanıp durumunun kötüleşmesine rağmen bunun diyetin yan etkisi zannedilip teşhisinin gecikmesi ile hayatını kaybettiğini konferans öncesi de biliyordum. Ancak duyduğum her yönteme önce objektif yaklaşmak ve uygulamaya geçmeden önce detaylı bir araştırma yapmak kararını iki yıl önce yaşadığımız acı deneyimde almıştım. O yüzden çoğu kaynakta bahsedildiği gibi kendisinin bir sahtekar olduğuna inanmak istemiyordum. Keza konferans sonrası da onun sadece oğluna çare arayan ve sonunda bir çıkış yolu bulan bir anne olduğuna kanaat getirdim. Eğer sizler de konu hakkında detaylı bilgi edinmek isterseniz internette “gaps quackery” şeklinde arama yapmanızı öneririm. Keza diyet ile ilgili benim bu yazıya sığdıramayacağım birçok bilimsel görüşe de bu şekilde ulaşabilirsiniz.

Ayrıca diyeti uygulamadan önce, alerjik çocuk ailelerinin Dr.McBride’ın konferansta önemle belirttiği şu noktaları da dikkate almasını tavsiye ederim.

– Alerjik çocuklar GAPS diyetine mutlaka giriş diyeti ile başlamalıdır. Bu diyet hastanın bağırsak florası düzelene kadar yaklaşık 2 ay ile 1 yıl kadar bir süre sürer. Keza konferansta da Gonca Hanım’ın kızı 1 yıldır giriş diyetinde olduğunu henüz Tam GAPS diyetine geçemediğini belirtti. McBride bu dönemin çok büyük sabırla aşılması gerektiğini önemle vurguladı.
– Tam GAPS diyetinin ise en az 2 yıl sürdürülmesi gerektiğini, erken kesilmesi durumunda en başa dönülme riski olduğunu belirtti.
– Tam GAPS diyeti esnasında kişi hastalanır ve ilaç kullanmak zorunda kalırsa floranın tekrar bozulacağını bu yüzden giriş diyetine geri dönülmesi gerektiğini ekledi. Diyetin toplamda ne kadar süreceğini soran katılımcılara mucize beklemeyin, çok sabırla ilerlemeniz lazım, bazı hastalarım diyeti 3 yıldır uyguluyor dedi.
– Diyetteki tek bir kaçağın bile mesela 1 dilim ekmek, hastayı 2 ay geriye götüreceğini önemle belirtti.
– Kronik kabızlık sorunu yaşayanlar için giriş diyeti durumu daha da kötü yapabilir, bu hastalara daha lifli bir menü belirlemek gerekir diye ekledi.
– Diyeti evde yaşayan tüm kişilerin uygulaması gerektiğini, sağlıklı olan aile bireylerinin bile diyete tabi tutulması getektiğini, aksi takdirde düzelme görülen hastanın diğer aile bireylerinden tekrar zararlı bakterileri kapabileceğini dile getirdi.
– Kandida mantarına sahip kişilerde çok dikkatli ve yavaş ilerlenmesi gerektiğini, aksi takdirde kandida mantarı ölürken kana karışan toksinin vücudu zehirleyebileceğini ifade etti.
– Maya sendromuna sahip kişilere endoskopi ve biyopsi yapılıp mayanın cinsine göre antibiyotik tedavisi yapılması gerektiğini, mayadan kurtulduktan sonra diyete başlanırsa sonuç alınabileceğini ekledi.
– Bağırsağın bakterilerden arınması döneminde kendi hastalarına vitamin, balık yağı, omega 3, mineral, aminoasit, D vitamini, probiyotik hatta sindirim enzimleri desteği verdiğini de belirtti.
– Soya ve soya ürünleri tüketmenin tehlikeli olduğunu, tercih edilmemesi gerektiğini de ekledi.
– Diyette tüketilen besinlerin mutlaka organik olması gerektiğini, hayvanların organik dahi olsa yemle değil, otla besleniyor olması gerektiğini, yumurtaları kullanılacak tavuğun mutlaka güneş altında serbest dolaşarak D vitamini alması ve yemle değil solucanla beslenmesi gerektiğini aksi takdirde bu gıdalardan arzu edilen iyileştirici etkinin elde edilemeyeceğini ifade etti.
– GAPS’in sadece bir diyet değil, bir yaşam tarzı olduğunun altını çizdi. Diyet süresince ve mümkünse ömür boyu tüm kimyasalların evden uzak tutulmasını tavsiye etti. Yani evde yerlerin sabunlu su ile temizlenmesini, bulaşıkların makinada değil, elde sabunlu su ile yıkanmasını, eve yeni mobilya, perde alınmamasını, boya-badana yapılmamasını, parfüm, deodorant, makyaj malzemeleri, oje, şampuan, traş köpüğü, diş macunu, nemlendirici kremlerin kullanılmaması gerektiğini, aksi takdirde diyetten tam sonuç alınamayacağını açıkladı. Saçlarınızı yumurta sarısı ile yıkayabilir, krem ve diş macunu yerine zeytinyağ kullanabilirsiniz dedi.
– Homeopati, biorezonans gibi alternatif tıp yöntemlerinden yararlanabilirsiniz. Ancak biorezonansta kan alınarak yapılan testlere güvenmeyin, frekans hastaya ve gıdaya birebir uygulanıyorsa idealdir dedi. (Lütfen bu alternatif tıp yöntemlerini uygulamadan önce de çok yönlü bir araştırma yapınız ve doktorunuzdan onay alınız.)
– Bağırsağı zararlı bakterilerden arındırmak için lavman uygulanabilir ancak lavmana taze organik kahve veya probiyotik eklenmelidir dedi. (Lütfen bunu evde kendiniz uygulamaya kalkmayınız!)
– Spesifik IgG değerlerini ölçerek çeşitli gıdalara alerjiniz veya intoleransınız olduğunu söyleyen testlere güvenmeyin, paranızı bu testler yerine organik gıdalara harcayın diye uyardı. Hastanelerde yapılan spesifik IgE testlerinin sonuçları pozitifse güvenilebileceğini de ekledi.

image

image

image

image

Bana uzun zamandır yöneltilen soruyu da buradan tekrar yanıtlamış olayım. Ben GAPS diyeti birebir uygulamayı düşünmüyorum. Keza uzun yıllardır takibimizi yapan doktorumuz Prof.Dr.Fügen Çullu Çokuğraş’ın da fikirleri bu diyetin alerjik çocuklar için büyük riskler taşıdığıdır. Kendisinin izni ile bu yazıda onun görüşlerine de yer vermek istedim. Keza tıp bilimi uzmanlıklara ayrılır ve sindirim sisteminin çalışması konusundaki yegane uzmanlar gastroenterologlardır. Çocuklarımızın sağlığı için izleyeceğimiz yöntemlerin temeli her zaman bilime ve denek grupları üzerinden elde edilen somut verilere dayanmalıdır. Öte yandan, hem kitaptan hem de konferanstan edindiğim bazı faydalı bilgileri sağlığımıza zarar vermeyeceğinden dolayı hayatımıza ekleyebileceğimize de inanmaktayım.

– Düşük karbonhidratlı bir beslenme şeklini benimsemek, mayalı, şekerli gıdaları ve tüm paketli hazır gıdaları hayatımızdan çıkartmak
– Fasülye, nohut, pirinç, patates gibi nişastalı gıdaları tüketmeden önce tuzlu suda bekletmek
– Mümkün olduğunca organik beslenmek, yumurta seçiminde sadece organik olmasına değil, serbest dolaşan tavuktan olmasına da dikkat etmek
– Fermente gıdaları günlük beslenmemize eklemek
– Gerekli durumlarda probiyotik desteği almak (sütte fermente edilmemiş bir probiyotik)
– Meyve ve sebzeleri kabuksuz olarak tüketmek, olgun ve yumuşak meyveleri tercih etmek
– Ağır metal içeren besinlerden uzak durmak
– Eve giren kimyasalları mümkün olduğunca azaltmak
– Özellikle kış aylarında tahlil sonuçları doğrultusunda D vitamini desteği almak
– Antibiyotik ilaçları sadece gerekli durumlarda ve probiyotik desteği ile beraber kullanmak
– Düdüklü tencere kullanmak yerine besinleri çok kısık ateşte uzun süre pişirmeyi tercih etmek
– Kemik ve et suyunu günlük beslenmemize eklemek (Alerjimize uygun bir hayvanın kemiği)

image

GAPS giriş diyetine başlarken önerilen kemik suyu yaklaşık 3 saat kısık ateşte pişirilmeli, vücut tolere edip bağırsak sorunları çözüldükten sonra en az 12 saat kısık ateşte pişirilen kemik suyu kullanılmalıdır. Kasapta parçalattığınız üzeri az etli omurga veya but kemiği büyük bir tencerede kısık ateşte kaynatılmalı, kaynarken oluşan köpükler uzaklaştırılmalıdır. Elde edilen kemik suyu en sağlıklı cam kavanozlarda saklanır ancak benim derin dondurucuda çok yerim olmadığı için mecburen bu buz torbalarını tercih ettim. Kemiklerin üzerindeki et ve kemikten ayrılan ilik de rondodan geçirilerek çorbalara eklenebilir. Kemik suyu hazırlanırken mutlaka çocuğun alerjisi olmayan bir hayvan (Tavuk, hindi, dana, kuzu, balık) seçilmelidir.

Çocuklarımızın ileride daha sağlıklı bireyler olması, şu an bizim onları neyle ve nasıl beslediğimize bağlıdır. O yüzden tüm ailelerin çocuklarının beslenmesi konusunda daha dikkatli olmasını ve uygulayacakları alternatif tedavi yöntemlerinde daha temkinli davranmalarını tavsiye ederim. Ben şahsen bir tedavi yönteminin her hastada aynı sonucu veremeyeceğine ve tedavinin hastanın durumuna göre dizayn edilmesi, özelleştirilmesi gerektiğine inanmaktayım. O yüzden duyduğumuz, okuduğumuz bilgileri körü körüne uygulamadan önce bu yöntemin bize ne kadar uygun olduğunu sorgulamalıyız. Bu sorgulamayı da alerji takibimizi yapan, bizi birebir tanıyan ve tıbbi durumumuzu herkesten daha iyi bilen kendi doktorumuz ile beraber yapmamız daha uygun olacaktır.

Not: GAPS diyeti ile ilgili detaylı bilgi almak için www.gapskitap.com sitesini ziyaret edebilirsiniz.